İnsan
kendisiyle arasına mesafe koyabilmelidir. Bu mesafe ne onun varlığını eksiltir
ne de onu aşırı bir anlamlandırmayla göklere çıkarır. Ne olursa olsun insan, ki
bununla her eylemi bilinçli kılmak türünden bir yanılgıdan bahsedilemeyeceği
gibi bu türe ait ismi her hataya sığınak olarak kullanmaktan da kaçınmak
gerekir, hayatının anlamını mümkün olan en üst düzeyde kendini tanıyabilmekte
bulur. Bu tanımanın yolu kimi zaman sezmek -doğrudan kavramak anlamında-, bazı
zamansa deneyimlemek olarak düşünülür. Yine de sürekli olarak bir uçurumdan ve
kapanmaz bir boşluktan söz etmek mümkündür: insan daima tanrı ile hayvan
arasında gidip gelen, onların belirgin ve net varlığı ile zayıfça harmanlanmış
benliğini bir şekilde onlara tamamen uydurmak istencini hiçbir zaman
kaybetmeyen bir varlıktır. Durum bu ise ne söylenebilir? İnsanı arada kalmışlık
durumuna hapsolan bir varlık olarak tanımlamak ne kadar mümkün? Oldukça mümkün.
Bunun üzerine birçok şey de eklenebilir. Fakat iki önemli noktayı belirtmek
yeterli bu karalamada. İlki, insanın ancak kendinden çıkıp başkasını tanıyarak
kendini bilebileceği, elbette kendine dönmek şartıyla. İkincisi, değer yargısı
taşıyan sıfatların şeylerin özüne ilişkin olamayacağı. Kendisine mesafe
koyamayanlar hayvani kürklerini giyip tanrısal yıldırımlarını ellerine
aldıklarında gerçek bir canavara dönüşebilirler.
4.22.2020
4.07.2020
Korona Krizinde Özgürlük: Neden Hegel Yine Güncel?
Bernward
Loheide (dpa – Deutsche Presse-Agentur)
Çev.
Baki Karakaya
Daha ne kadar süre devlet korona nedeniyle vatandaşların
özgürlüğünü kısıtlar? Özgürlük birçokları için şu anlama gelir: insanın ne
istiyorsa yapabilmesi. Önemli filozoflardan biri burada büyük bir hata görür.
250 yıl önce, Ağustos 1770’te Stuttgart’ta doğmuş ve 1831’de Berlin’de hayatını
kaybetmiş olan Georg Wilhelm Friedrich Hegel bugünkü krizde yardımcı olabilecek
bazı fikirler geliştirdi.
“Özgürlük, düşüncenin kendisidir,” diye öğretti Hegel.
Kim ki düşünceyi reddederek özgürlükten bahsederse neyden bahsettiğini
bilmiyordur. … İrade yalnızca düşünme olarak özgürdür.” Bu şu anlama gelir:
Birçok olanak arasından seçim yapabilmek yalnızca keyfiliktir. Özgürlük bu sebepten
dolayı Akıl (Vernunft) iradeyi belirlediğinde ortaya çıkacaktır. Jenalı Hegel
araştırmacısı Klaus Vieweg bu konuyu şöyle açıklıyor: “Özgürlükte bu bakımdan
düşüncedeki iradenin eksikliği bulunur. Keyfilik farkındalık/bilme eksikliğini
imler.”
Keyfiliğin Kısıtlanması
Devlet eğer makul sebeplerle korona
partilerini[1]
yasaklıyorsa Hegel için bu özgürlüğün kısıtlanması değil, yalnızca keyfiliğin
sınırlandırılmasıdır. Dolayısıyla bu bakımdan vatandaşların baskılanması ya da hor
görülmesi gibi bir sorun ortaya çıkamaz. Vieweg şunu vurguluyor: “Korona
partisindeki katılımcılar özgürce davranma haklarını icra etmiyorlar. Onlar bariz
bir şekilde keyfi davranıyor ve temel olarak özgürlüğe ve insan haklarına karşı
şiddet ediminde bulunuyorlar.
Hegel pandeminin yıkıcı etkisini yeterince biliyordu.
Hegel öldüğünde Berlin’de koleranın etkisi artmıştı. Yine de Hegel şuna çoktan ikna
olmuştu: “Makul olan edimseldir; edimsel olan makuldür.”[2] Hegel başka hiçbir cümle
için böylesi bir düşmanlığa ve karalamaya maruz kalmadı; bugün kendisini açıkça
Hegelyen olarak tanımlayan yalnızca birkaç entelektüel var.
Alman idealizminin bu büyük düşünürü bu cümlesiyle bu
dünyadaki her türden vebanın ve adaletsizliğin makul olduğunu mu kanıtlar? Bu
durumda Hegel, bir polis devleti olarak Prusya’nın anti-demokratik sansürünü de
içerecek şekilde, var olmuş her şeyi kutsamış mıdır? Hegel gibi kendisi için
devletin her şey demek olduğu ve bireyin yok sayıldığı bir restorasyon filozofu
korona krizinde tavsiye verici olarak kendini men etmiş midir?
Keyfiliğe Karşı Akıl
Bu, Vieweg’in 800 sayfalık Hegel biyografisinde
gösterdiği gibi, büyük çaplı bir yanlış anlaşılmadır. Çünkü Hegel için var olan
her şey “edimsel” değildir. Yalnızca akla uygun olan hakiki edimselliktir; bu
hakiki edimsellik dünyayı derininde/içselliğinde/kalbinde bir arada tutar.
Jena, Heidelberg ve Berlin üniversitelerinde ders vermiş
olan Hegel Fransız Devrimi’nin ve eşitlik, özgürlük ve kardeşlik adı altında
bir araya gelen özgürlükçü-cumhuriyetçi ideallerin hararetli bir destekçisiydi.
Bu sebeple kendisini şüpheli gözlerle takip eden Prusya sansürü tarafından
hedef alınmıştı. Kontrolcüleri aldatmak için ilk bakışta konformist görünen
ancak gerçekte egemen olan ve makul olmayan koşulların iğneli birer eleştirisi
anlamına gelen formülleştirmelerini yayınlarının arasına serpiştirirdi.
Hegel için devlet fikri öz-bilinçli ve bireysel bir özgürlük
ilkesi üzerinde temellenir. Bu bakımdan devletin gayesi tüm vatandaşları için
bu özgürlüğün garanti altına alınmasıdır. Bu nedenle Hegel yine de keyfiliği akıl
zemininde sınırlandırmak zorundadır.
[1] Yazar burada
toplumun bir arada bulunma isteğine gönderme yapıyor olsa gerek.
[2] Bu cümlenin “Rasyonel
olan gerçek; gerçek olan rasyoneldir,” şeklinde yapılan yaygın çevirisi “wirklich”
sıfatını tam olarak karşılayamıyor bana kalırsa, bu bakımdan “edimsel” sıfatını
tercih ettim. “Vernünftig” ise “rasyonel” sıfatının Türkçedeki kişi gönderiminden
dolayı pek uygun değil; o nedenle daha kapsayıcı olan “makul” sıfatını tercih
ettim.
3.16.2020
METAFİZİKSEL VARSAYIMLARIMIZDAN SIYRILMALIYIZ
Düalizm
problemdir, bilinç değil.
David
Papineau
Çev.
Baki Karakaya
Sözde “zor problemi” asla bir problem olarak görmedim.
Terimi üreten David Chalmers’a göre “zor problemin” bizim bilinç
fikrimizin gerçek dünyada neye göndermede bulunduğunu açıklığa kavuşturma
problemi olması gerekir. Bariz cevap ise şudur: Bilinç fikrimiz bir şey gibi
hisseden beyin süreçlerine göndermede bulunur. Bu konuda bu kadar zor olan
nedir?
Birçok insanın bir problem varmış hissine kapılmasının
tek sebebi şudur: Düalist terimlerle düşünmeyi durduramamak. Bu insanlarda
beynin bir şey, bilinçli hislerin ise ekstra bir şey, bir nevi beynin fiziksel yapısının
üstünde yüzen ürkütücü kuvvet alanı olduğuna dair güçlü bir sezgi/görü [intuition]
vardır. Bu yüzden tabii ki bir probleme, aslında problem yığınına sahiptirler.
Peki beynin hangi özel yeteneği onun bu ekstra hisleri
üretmesine izin verir? Neden diğer türlü hisler yerine bu türden hisler üretir
beyin? Hatta neden beyin herhangi bir hissi üretir?
Ludwig Wittgenstein’a göre tüm felsefi problemler
kavramsal karışıklıktan kaynaklanır. Ona göre felsefenin amacı “sineğe sinek
şişesinden çıkışın yolunu göstermekten” ibarettir. Ben bunu genel olarak
felsefenin cesaretini kırıcı bir görüş olarak kabul ediyorum. Bilince gelince,
Wittgentein’ın kesinlikle haklı olduğunu ifade edebilirim. Şeyleri yalnızca düalist
bir görünüş aracılığıyla görmeyi durdurabilirsek bilincin üzerinde kafa
patlatılacak bir şey olduğunu düşünmeyi de bırakabiliriz.
Kesin beyin durumları onlara sahip olan bireyler için
bir şey gibidir. Bunda bu kadar kafa karıştırıcı olan nedir? Bunları nasıl hissetmeyi
beklerdiniz? Hiçbir şey gibi mi? Neden? Siz bunlara sahip olduğunuzda onların
nasıl hissettiği böyledir.
Bu düalist görülerin pençesinde kaldığımız sürece yalnızca
şunu düşünebiliriz: Bilinç, kendini belirli fiziksel süreçlere eklemleyen bazı gizemli
ışıklara sahiptir. Daha sonra bu ışıkları ortaya çıkaranın ne olduğunu ve
doğada nerede bulunabileceğini merak ederiz. Fakat gerçeklikte böyle bir ışık
yoktur. Yalnızca tamamı zekaya sahip akıl yürütme sistemlerinde rol oynayarak
bilinçli hale gelebilecek potansiyele sahip olan fiziksel süreçler vardır.
Bilinç, ekstra parlayan bazı ışıklara değil, yalnızca öznelerin
suduruna bağlıdır. Bu özneler davranışlarına yol göstermek için içsel nöral
süreçleri kullanırlar ve kendilerini dünyanın geri kalanından ayırırlar. Bir kez
bu nöral süreçler özneler için hazır bulunduğunda, artık onlar bu
özneler için bir şey gibi olurlar. Bunun bazı ekstra ışıklar içerdiğini sanmak
spesifik bir parıltıyı teşhir ederek kameraları cezbeden televizyonda
yayınlanmış olayları düşünmeye benzer. Hakikatte, tabii ki, bunlar yalnızca
kameralar tarafından kendisine işaret edilen sıradan olaylardan ibarettir. Bilinç
durumlarında da böyledir. Bunlar akıl yürütme sistemleri tarafından yürütülen
sıradan fiziksel durumlardır.
Eğer haklıysam ve sözde “zor problem” yalnızca gayrimeşru
düalist görülerin bir yan ürünüyse, bir sonraki soru şudur: Neden hepimize – benim
gibi yünde boyanmış materyalistleri de dışarıda bırakmıyorum – bu görüleri üzerimizden
silkip atmak zor geliyor? Bu çok iyi bir soru ve birkaç gelişimsel psikolog ve
bilişsel antropolog zaten bu konuda halihazırda bazı ilginç öneriler getirmiş
olsalar da şu ana kadar aldığından daha fazla dikkati hak ediyor.
Bu hususta, David Chalmers’ın bizzat kendisinin “zor
problemle” ilgilenmeyi bırakması kayda değerdir. Bu bakımdan, odağımızı Chalmers’ın
adlandırdığı şekliyle “bilincin meta-problemine” kaydırmamız teşvik edilir. Bilincin
meta-problemi, neden bunca insanın sezgisel olarak bilincin fiziksel alanı aştığına
yönelik bir hisse kapıldığı şeklindeki sosyo-psikolojik bir soru olarak açığa
çıkar. Elbette. Eğer “zor problemi” unutursak ve bunun yerine doğru soruları
sormaya başlarsak bilinç üzerinde çok daha iyi bir çalışma kaydedebiliriz.
3.03.2020
PHILOSOPHY AND POLITICS
As a conceptualisation of the unification of
politics and philosophy, political philosophy seems to be differed from both of
the classical meanings of philosophy as a chain of systematic thought and
politics as a realm of practical application of political power to subjects. In
this sense, political philosophy turns out to be fed by means of the praxis and
conceptualisation of the conflict or tension between different approaches of
the political friend-enemy grouping.
Political philosophy is neither a practical tool of
any chain ring of the systematic thought; nor is it the daily routine of
politics through which society becomes able to notice policy of a government,
namely that which is nothing other than the spurt of a government. Thus,
political philosophy is the realm in which it is possible to explicate the enthusiasms
of different political groups which unveils themselves to take over the
political decision-making entity. As a result, it might be claimed that this
sort of explication and clarification on conflict basically constitutes the
skeleton of political philosophy. In this context, as Ertan Kardeş (2019, p.
397) strictly emphasises, philosophy has already been political and political
philosophy is nothing but philosophy itself as it unfolds its subject-matter
throughout modern era. Henceforth, assuming that political philosophy is a
practical sub-division of philosophy does clearly turn out to be pathological
in regard to rejecting philosophy be political in itself.
Any endeavour to found a systematic philosophy, to
turn political philosophy into a metaphysics, and to let it turn out to be the
thought of rational action is indispensably deprived of the plasticity of
political philosophy, and, thus, obliged not to be paradoxical. Political
philosophy, in its very essence, is paradoxical and has to be developed by this
paradoxical difference in itself.
If political philosophy needs to be considered as a
subdivision of philosophy, it is undoubtedly limited to the abstraction of
concepts deriving from an essence excluding both historical and social
background of those which are completely located outside of the politics. On
the other hand, if political philosophy is to be taken as a mere reflexion on
the politics, then, it becomes unable to generate its conceptualisation and
abstraction. Thus, political philosophy is neither a subdivision of philosophy
including only theoria, nor is it a subdivision of politics encompassing
the realm of praxis. In this sense, Kardeş (2019, p. 398), by quoting from
Cornelius Castoriadis, there are four basic components of the humankind, Psyche,
Koinouia, Logos and Polis. Thus, the realm of the
existence cannot, of necessity, be limited to one or two components of those. Polis
and Koinouia, which are the political and historical realms, are
necessarily to be there, if it is the aim for philosophising. Consequently, the
realm of political philosophy does seem to highlight the concept of plasticity
through which the conceptualisation of Grenze becomes possible in it,
and does immediately assume that Hegel’s system of philosophy should be the
main domain for its flexibility, even if he might once in a while be considered
as the last philosopher having a systematic philosophical thought.
The political, in this context, differentiates itself
from the very essence of politics, and political philosophy is absolutely based
on the concept of the political. Obviously, there are different approaches to
political philosophy; however, the concept of the political is the main domain
of conflict rather than consensus. Through this kind of separation in political
philosophy, it becomes unveiled and visible that the political represents
uncertainty and grouping in political philosophy rather than guaranteeing or
pledging the consensus. Thus, political philosophy does suddenly refer to the
becoming rather than being given, to differentiation and tension than stability
and consensus. To sum up briefly, political philosophy might easily be seen as
the enthusiasm of the political to destruct philosophy and politics to
re-establish them in a new way of thinking, in a way in which the whole does
destroy itself, and unlike Hegelian philosophy, it is never to be able to make
this to encompassing itself due to its fragmentation.
Reference
Kardeş, M. E., (2019), What is Political Philosophy?,
in Archives of Philosophy, Issue: 51, pp. 393-410.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)