6.14.2014

İZLANDA İNAYETİ



I.
Bir susuzluk-san
Keyfî bir açığa kavuşmanın son damlasını tüketmiş
Şimdi konuşuyor, şimdi gülmenin dalından tutunuyor-san
Bil, derim ben; ki böyle uzun uzadıya bir ağartıyı kaldırmak için
Nefesin biraz daha
Biraz daha mezarlıktan ödünç alınmış buluta benzesin.
Kim diyor-san, cevabı bir asırdan kısa zulümlerin,
Yani gülmen için ağlatılmayı, kahrolmayı çevreleyen kara.
Sen de gülersin, ölüyor-san; seninle bir olmuş zehri görüyor-san.

II.
Öyle ki, dokunulamıyor
ve sözcükler yakınlaşamıyor
Her bir dışarıya çözümlenişinde boyunun, boynunun,
daha fazlası hariçten
Olmayan yaşamını çeviriyor-san
Oldukça anlamsız kelimelere ithafen,
Bir yerden mahrum, ancak tek bir yerden.
Derken failsizliğinden muzdarip olup
Her ağaca, her kara, kışa selam veriyordur kurulan hayalin.
Hayalin,
Hayalinden gayrı neye sahip-sen
Kaç.
Kolu kırılan köle gibi; korkmadan,
Uzaklaşmadan.
Sonrasından ziyade,
Olmadıysa son.
Son-u
Olamaz ya bir küskünlüğün.
                                                 Baki Karakaya

5.17.2014

ÇOĞUL CLYTEMNESTRA

                [Soma'ya ithafen]

                Olan bu değil, biliyorsunuz. Ne kadar uzakta olduğunu düşünüyorsunuz gelmekte olanın? Bir gün gelir mi? Yani yine siz bilirsiniz işte, değerli olanlarsınız. Bir varlığın varlık olmaklığından çıkarılıp eritilene dönüştürülmesini bilirsiniz mesela. İddia edilmez olur mu aksi; edilir. Yollarını bulmak lazım gelir sizce bir olanın tersine döndürülme ritüeli öncesinde, onu asla sağlamayacak olan. Bir şeyler böyle sürüklenirken… Siz, yüce insanlık, bir ‘şey’ değilsiniz; hiç olur musunuz siz sıradan bir varlık. Bazısı biraz kendinden uzaklaştırılır tarafınızdan. Tarafınızdan suların çekilmesinden, kendiliklerin arasına bir olumsuzlayıcı ve yalıtıcı olarak taşların yerleştirilmesinden farksız olarak… O kadar çok dağsız taşsız dünya oluşturulur ki; nereye gittiklerini düşünmek zaman almamasına rağmen.
                Böylece karanlıklar aydınlanırmış; aydınlanmakta olmaktan bıkmayan karanlıkların kendilerini muhafaza ederek aydınlık denilen yansımaya süzülmesi neyi ifade eder? Gidildi bir aydınlığa, siyah bir geceden ne olduğu bilinmeyen aydınlatılmış bir geceye. Absürt bir ilerlemenin peydahlandığı bir muammaya... Öyle ki, ne kadar insan insanlığından geçerse o kadar yeşillenecekmiş bacalar, içlerinde insafsız kurumlarla. Doğulur, konuşulur, gidilir, ölünür sonunda bir yarın için. Yarını görmek için yarından önce ölünür. Nasıl bir yarın olur o halde? Nasıl bir belirmekte olanın belirsizliğidir bu? Zorunda olmanın gerektirdiği, getirdiği, dayattığı bir eksik bitim mi? Günlerden, günlerin aldıklarından biraz daha fazlasını kaybetmek zamanı mı? Her zaman böyle değil mi? Hayır, nedense bir arada bulunulmadığında böyle değilmiş gibi davranılır hep. Farklı yerlerde olduklarında, ölmediklerinde, içerisinde oldukları bedbaht hayat kimsenin dikkati için bir celp özelliğine bürünmez, büründürülmez. Sanki absürt ilerlemenin çevirdiği, kuşattığı, kendisine bakmaya zorladığı hayatı kabul etme ritüeli süreklilik arz eden ve zorlayıcı bir mefhum olarak duruyormuş gibi karşısında ‘şey’ olmayanların ya da metaların koşulladığı aşkınlığa içkin hale gelmiş olanların.
                Öldürülürler. İlerleyenlerin hırslarında kaybolan zayıflıklara dönüştürülürler. Kırmızı halılar getirilir. Bilinir ki bu halılar bir şeylerin aktarımı içindir; bir yerden tanımlanamaz bir biçimsizliğe, hakkında yorum yapılamayacak kadar bilinemez olana. Ne kadar da kolay kanun haline getirilir yok olmanın titremelerle başlayan kabusu. Yok, savrulanlar, ölümlerini kendilerinden uzaklaştırmak isteyemezler elbet; buna ne kurallar müsaade eder, ne de uçsuz ve insan yiyen deliklerin hükümranlığı olarak ilerleme şapkaları ve gelişme kravatları. Evet, içsel bir güzel var olma tutkusudur kör edilen, tüm bu kapatılmışlıklara maruz bırakılan. Ancak hiç önemli değildir, yeter ki bazısının yedi sülalesinin de hayat standartları saplantılı şehirlilik, sonsuz ilerleme alanından aşağı düşmesin. İnşa edilenin üzerinde, diğer insanların üzerinde yükselen güruhun talepleri mütemadiyen karşılansın. Kırmızı halılar kendilerine olan ihtiyaç bitince diğer kurbanlar için bekletilirler. Biraz irdelenirse anlaşılacaktır ki, meğer olanlar yüzyıllık lanetin saçaklarındaki yıkıcı olumsuzlamanın sonuçlarıymış. Anlamayacaklardır, müdahale edilen yitirileni alan değil, yitirilene denk olandır. Kravatlı kırmızı halılar götürürler onları, ancak yalnız değillerdir yolculuklarında. Kravatlı kırmızı halılarla beraber Clytemnestra da onlarladır. Bizzat suçu işleyen, suç olarak algılanmasa da, götürür onları; toprağa karıştırır. Bilmeyenler, yitirmenin bu çeşidiyle yüzleşmemişler, nefesini cebinden alanlar… ve elbet ilerleme adımlarıyla yaşayıp yitirileni desteklediğini ifade edenler… bilirsiniz ki görülür sonunda yitirilenin toprağın içine halılar tarafından olduğu kadar Clytemnestra tarafından da atıldığı; failin çoğulluğu.
                                                                                                                    Baki Karakaya

4.27.2014

SONRADAN BLANCHOT İLE


                Maurice Blanchot ile başlasın kendini oluşuyla birlikte bitiren.
                “Yapıttan, sanat yapıtından, yazı yapıtından, söz yapıtından önce sanatçı yoktur, yazar yoktur, konuşan özne de yoktur, çünkü üreticiyi üreten, onu kanıtlayarak doğuran ya da ortaya çıkaran üretimdir (bu, yalınlaştırılmış bir şekilde, Hegel’in ve hatta Talmud’un öğretisidir: Yapmak, ancak yaparak yapılan varlığı ödüllendirir –neyi yapmayı? Belki de herhangi bir şeyi: herhangi bir şeyin önemi üzerine yargı zamana, olup bitene, olup bitmeyene bağlıdır: son yargıyı aramaksızın tarihsel etkenler, tarih denilen şeydir bu.) Ancak, yazılan yapıt yazarı üretir ve kanıtlarsa da, bir kez yapıldı mı, yazarın sadece çözülmesine, yok oluşuna, ayrılışına ve, daha acımasız bir şekilde dile getirilecek olursa, zaten hiçbir zaman kesin biçimde saptanmamış olan ölümüne tanıklık eder: Bir durum saptamasına meydan veremeyen ölümdür bu.” Maurice Blanchot
                Bir karşılaşma hayal edilecek olunursa görülecektir ki, karşılaşmanın karşı karşıya iki ayrı bütünlük barındırması oldukça güçtür. Neden karşı karşıya olamadıklarını açıklamak, onların neden kendileri olarak var olduğunu açıklamaya göre biraz daha mutlaklıktan yoksun olsa gerek. Belki daha zor değil; ancak kuvvetle muhtemeldir ki, karşılaşamamanın getirdiği karşılaşmayı barındırma istenci ya da karşılaşmaya sahip olunabileceğine dair telafi kendini karşılaşamayanların karşılaşamamasının nesnesi olarak ortaya çıkarmayacaktır. Sözü edilen telafinin telafi olarak kalmak zorunluluğu burada, tüm bu muğlaklığın içinde terennüm edilmiştir. Bir yere gitmek için yol aramanın getirdiği yol yoksunluğudur bu. Aslına bakılırsa, bir yere yönelmenin imkanı haline gelirken, oraya gidememenin eksikliğidir. Karşılaşamamanın telafisi, doğurduğu karşılaşma istenci, ‘bilinemez olana dair’ bir istemedir. Nasıl söz edilebilir ki onun istemesinin onda bulunamayacak olana doğru gerçekleşen tezahüründeki yanılsamanın onun kendisine ait olduğundan? Tersine şunu demek mümkün olacaktır; yanılsama olan, kendini, olmayanın olmamasından aldığı güçle açığa çıkarmaktadır. Karşılaşmanın doğasından söz etmek mümkün değilse de, şöyle bir düşünce bir doğanın ortaya çıkmasına vesile olmadığından ve onun yokluğuna binaen temellendirildiğinden açık bir noktada belirir; karşılaşmanın imkan dahilindeki yanılsaması bilinemeze göndermede bulunacaktır. Bilinmezden çıkarak bilinmeze uzanan bu nitelik kaybı kendine bir oluş atfedilmesini arzulamaktadır. Kaybın kayıptan arındırılması şeklinde güç bir durumun meydana gelmekte sıkıntı çekmemesi üzerine düşünülmelidir.
                Dünyada olmanın getirdiği korkunun ve kaygının bir benzerini bulmak mümkün müdür? Ancak dünyanın dışındaki bir konukluğa, bir konukluğa daha, tahammül etmenin imkanı dahilinde bu soruya bir cevap getirilebilir. Karşılaşmanın imkansızlığının genişliği kendini konuklukta belirginleştirmektedir. Bu belirgin olma durumu orada olanın birleşmeyi beklemesinden, ancak o birleşmeyi konuk ve ev sahibi birleşmesi olarak asla deneyim haline getirememesi probleminden kaynaklanmaktadır. Kabul edilmelidir ki konuk, konuk olduğu yerde sadece konuk olarak varlığını belirgin hale getirmez. O, aynı zamanda ev sahibinin ev sahibi olmasına da müsaade etmektedir. Yalnızca bu kadarla sınırlı kalmaz elbette, ev sahibini sınırlamak da konuğun işlevlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Kendinden sorumlu olduğu kadar konuğundan da sorumlu olduğu varsayılan ‘sahip’ ise konuğun sınırlayıcılığını hafifletme olarak ele alınabilecek olan bir görev çizgisiyle çözüme kavuşturmaya çalışmaktadır. Konuğa verdiği haklar konuğun konukluğuna vurgu yapsa da, ev sahibi tüm bu haklarla aslında kendi konumunun sınırlılığını yansıtmaktadır: çünkü ancak bu şekilde ev sahibi hem bir efendi, hem de konuğun isteklerine sessiz kalamayan bir hizmetçidir. Yani konuk olmanın içerisinde barındırdığı tüm bu çetrefilli durum konuk olmanın sorumluluğu olarak kavranabilir. Ayrıca, konuk olma, sürekli bir yenilenmeye tabii kılınmak anlamına gelmektedir. Ancak bu yenilenmenin mahiyeti olmayı yok etme süreci, yani başladığı andan itibaren yok olarak mümkün hale gelme sürekliliği olarak belirgin duruma gelecektir. Gelmekte olanın sahip olana gelmekte olduğu yargısının ve bu gelme sürecinin karşılayacak olanda sürekli olarak meydana getirdiği sahip olma düşüncesinin sonsuz bir biçimde tekrarlanması için gelenin sürekli olarak gelme eylemini tekrarlaması gerekecektir. Dolayısıyla, ‘gelmek’ eyleminin ne derecede bir gelme içerdiği her zaman üzerinde düşünce çarpıştırmaya açık olsa da, konukluğun kendisine kavuşulamayacak derecede kendini sonsuzda temellendirmesinin, yine konukluğu silen bir sürekliliği aşikâr hale getirdiği ortadadır. Burada Derrida’nın şu sözleri de konuya açıklık getirmesi bakımından anlamlı olacaktır: " 'Hoş geldin'in ne demek olduğunu bilmediğini ve belki de tam anlamıyla hoş geldin olan, <sahte ya da koşullu olmayan> bir hoş geldin olmadığını itiraf ederek hoş geldin demek görünüşte edimsel bir çelişki; anlamı ve sonuçlarına yabancı olmadığı -'yabancının' ne anlama geldiğini varsayarsak ve tüm konukseverlik sorunu orada da odaklanıyor- <Aristoteles'e atfedilen> 'Ah dostlar, hiç dost yok' tümcesindeki türden bir paylama kadar tuhaf ve şaşırtıcı bir edimsel çelişki." Daimi bir çelişkide var olacak olan konukluğun dünyadaki konukluk olarak ele alınması da beraberinde dünyaya dair olanın konukluk kavramıyla birlikte eritildiği düşüncesini getirecektir. Nitekim böyle bir süreklilik içerisinde tekrarlanan konuk olmaya teşebbüs etme halinin karşılaşmaya olan teşebbüsün tekrarında da ortaya çıktığını anlamak zor olmayacaktır. Karşılaşma da kendinin hazırlanışını, kendi için, kendinden daha elzem bir hale getirerek oluşumunu sürekli kılmak durumundadır. Ancak oluşumun bir bütünlüğüne kavuştuğunu iddia etmek güç olacaktır. Karşılaşma da varlığını onu hazırlayan olgu üzerinden sürdürmektedir.
                 Öyleyse, dünyada konukluğu sağlamak adına kendi süreksizliği ya da sonluluğu aracılığıyla genel sürekliliğin korunmasını amaçlayan insan, hiçbir karşılaşmanın gerçek öznesi konumunda değildir. Yalnızca naçiz ve süreksiz varlığı ile karşılaşma durumunun her zaman hali hazırda bir ihtimal olarak kalmasına olanak sağlamaktadır. Lakin şunu da belirtmek gerekir ki, bu olanağın sağlanması aynı zamanda insanın insan olarak artık orada bulunmasının yitirilmesine, sonlanmasına uzanan bir yolu, yazıyı, açığa çıkarmaktadır. Karşılaşma, kendini ve ona ulaşan insanı sonlandırmaktadır. Hem sonluluğu belirtmekte hem de kendisi adına sonluluğu gerçekleştirme eylemini serbest bırakmaktadır. Karşılaşma, bir müddet sonra, ölümle karşılaşma haline gelecektir; ancak bunun gerçekleşmesi için sonlunun, insanın, sonluluğunu tatmış olması gerekmektedir. Yazarın karşılaştığı da dolaylı bir ölümdür; yazısıdır. Yazı, onu yazanı tüketmektedir. Yazarın ayrılışı ve yok oluşu da budur; yazıya can verdiğinde kendisini mahkûm ettiği ölüm.
                                                                                                        Baki Karakaya

2.16.2014

DERİNLİKSİZ

             Zamanın akıcılığından bahsetmek hata olur. Hata olur, çünkü bu bir açığa çıkarma olarak algılanmaz. Bugün, birilerinin uyanması ve bazılarının uyanamaması kadar sıradandır zamanın akıcılığı. Sıradan demek yanlış belki, sıradanlaştırılmış. Görünmenin solukluğundan kaybolur gider uzaklara. Bir eksiklik olarak değil, olmamışlık gibi düşünülür; olamamışlık gibi… bulunamayan bir parça. Bilinir, susulur, yaşanır, ölünür; itinayla.
            Tüm bu aşamalarda, bunlar çizgiler olmadan meydana getirilen ayrıksılıklar olarak ele alınabilir, insanlar, kendilerini kendiliklerinden koparıp toplumun uçsuz kıyısına bir güneş nesnesi olmaya adarlar. Bu adama, kurban etme, yok sayma ritüelinden geriye ne kalır? Sahipsiz kendilikleri; yitmiş insanların, kayıp soyluların… Her kayıp, yitmemiş için büyük bir eksiklik haline gelir. Yitirilenin yitmemiş olana acı vermesinden kaynaklanmaz bu eksiklik; yitmemişin kendi durumunun farkına varmasını sağlaması nedeniyle onda yarattığı endişeden doğar. 
            Sadece duyumsanması değildir bir şeylerin, yaşanan esnek yapı, aynı zamanda duyumsandıktan sonra ona verilen tepkiyi de içinde barındırır. Böylece bir şeylerin sonudur, tepkiselliğin mesela. Her şey kendi sonunu hazırlamaz mı? Belki şöyle demek de uygun olacaktır; halihazırda var olan son, her şeyin kendiliği nezdinde ortaya çıkacaktır. Sonun sonsuzluğundan bahsetmek mümkün olsa da, insanın bunun için ne denli küçük bir pürüz olduğunu bilmesi gerekir. Belki daha doğrusu, bir pürüzden ziyade, sadece bir katman, bir yardımcı unsur olmasının zor telaffuzudur. Bu bir yitmedir. Bulanıklaşma, bir şey haline gelirken, içinde barındırdıklarının varlığını kendisine katıp bir’e dönüştürür. Oysa kimin umurunda ki bir olmak? Bu, düpedüz, yok olma mefhumunun da bulanıklaştırılmasıdır. Yok olmanın ve var olmanın, bir şeye verilen bir ad olma istencinin teslimiyetidir bulanıklığa gömülmek. Daha az anlamın ortaya çıkmasından bahsetmişti Baudrillard. Bulanıklığı burada konumlandırmak zor olmasa gerek. Tek seferlik olan bir anlamsızlaşma ve manadan uzaklaşma eylemselliği, ancak kesinlikle bir ritüel değil. Acının bir yerlerden bir tanıdığı gibi bu bulanıklık; cebinden çıkardığı farklılık ve uçurum dolu serüvenin dolaylı tamamlanışına hizmet eden bir biçimsizlik gibi. Sonu hep düşüş olursa ritüel olmaz mı; yoksa sonu da mı bilinmiyor? Muğlak bir izdüşümün sancı dolu görüngüsünden, bakana değil görene karşı yanıltıcı olan kaçamaklığıyla var olmayı seçenden ırak bir hayat sürdürülebilir mi?
            Kendinden geçen, sonsuzu üretmeye çalışan, sonlunun keyfini kutsayan bir dünya… insanlık… çıkıp sonlunun sonlu parçacıklarından… Olan her şey üzerindeki toprakla var. Yine de her şey, kendinden uzağa gitme çabasıyla varlığının ağırlığını havaya değdirircesine yanmakta bir zaman.
                                                                                              Baki Karakaya